Aşık Çerağî - Özgeçmiş



Kısmet oldu.Akdeniz’den -Toros Dağlarını aşarak- İç Anadolu’ya birkaç defa yolculuk yaptım son yıllarda.Fırsat buldukça ve gerekli oldukça halâ tekrar ederim bu yolculukları. Bazen karadan,bazen havadan.
O vahşi doğaya baktıkça fırtınalar kopar yüreğimde:

Eğer gece değilse, gözlerim hep dağ yamaçlarında olur.Çıplak kayalıklar üstüne tutunmuş ,kocaman ağaçlar görürüm.Sorular,Sorular...Soru fırtınaları eser kafamda...
Aman ya Rabbim! Nereden beslenir bu güzelim ağaçlar,nereden alırlar suyunu? Öylesine çırılçıplak öylesine mağrurlar ki kayaların üzerinde. Bazen tek başına ve garip.Ama hep dünyaya gülümseyen bir yeşillikle, ışıl ışıl.Umut ve direnç aşılamaktalar insanoğluna.

Sonra,dönerim kendi çocukluğuma ,dünyaya gelişimi, yaşam mücadelemi ve yamaçlarında büyüdüğüm dağları hatırlarım.

***
Dayıoğlu Mahmut’la, teyze kızı Kiraz Abla’nın düğünlerinde gelmişim dünyaya,eğer buna gelmek denirse…Hem damat (bizde güveyi derler ) hem de gelin annemin yeğenleri.Yani evlenenler birbirleriyle kuzenler.
Hemen itirazlar duyar gibiyim.Olur mu canım,kuzenler birbirleriyle evlenir mi diye.Evet bal gibi de oluyordu. Ege’yi ve Marmara’yı saymazsanız, Anadolu’da ben diyeyim %80 siz deyin %90 evlilikler, akraba evlilikleridir.
Hem eskiden bilim adamları da bu kadar bilmiş değillerdi.Benim bir türlü ikna olamadığım şu ‘’özürlü çocuk doğarmış’’ teoremini de kimseler bilmiyordu.İkna olamadığım diyorum ama ikna olmuş olmasam 17 köy öteden evlilik yapar mıydım ? Sonuç : Ailede uzaktan evlenen tek şahıs benim ve sadece benim özürlü çocuğum var.??? Neyse, kadermiş demek.

***
Damat evi ile gelin evi isterse duvar duvara olsun,atlarla ,eşeklerle,katırlarla (Çocuklar gençler de yaya) alaylar, kervanlar oluşturulur,davul-zurna eşliğinde,köy çevresinde uzun bir tur atılır ,damat evinden gelin evine ,gelin almaya gidilirdi,bizim düğünlerde.Düğün alayı'na katılan kadınlara Yenge,erkeklere de Seymen denirdi.
Babam ( belki de düğün için ) o günlerde beyaz,iyi bakımlı biraz da sinirli bir at almış.Hamile olmasına rağmen(ana rahmindeki ben’im) biraz zorunluluktan herhalde, çoğu da ’’aman Nazile Hatun sanki karnında da bir şey taşıyorsun, yumruk kadar bir şey,ne olacak, sen olmazsan olmaz ‘’ dayatmalarından olmalı, annem de Yenge.
Haa tarihi? '' Ne zaman,hangi yıl,hangi ay,hangi gün?'' diye bilmek isteyeceksiniz tabii.

***
Şimdi beraber fal bakacağız:
1950 olabilir, 1951 olabilir, 1952 olabilir.(İnşallah 1949 değildir!) Kayda geçirilişim 15.02.1952.(Babam rahmetli, erkek çocukları askere daha irileşmiş gitsin diye, işi ağırdan alır, iki yıl kadar geç kayda geçerdi.Nasıl olsa mühür elindeydi.
Hangi ay sorusuna gelince, annem bazen Mart, bazen Nisan, bazen de Mayıs derdi.En azından İlkbahar olduğu belli,çünkü düğünler İlkbaharda yapılırdı bizim oralarda.(Gelin hanım işler başlamadan gelmeliydi ki yardım etsindi yeni evindeki işlere.)
'’Oğul sen ayın 10’unda doğdun ‘’derdi annem.Bu ayın 10 unu nasılsa biliyordu.Yaşlılarımız Rumî takvim kullanırlardı.Yani bugün kullandığımız takvimi 13 gün geriden takibederlerdi.Belli günler (Mart Dokuzu, Abrul Beşi,Gündönümü, Kasımın yüzellisi hiç sapmazdı bu hesapta.) Böylece benim dünyaya gelişim, yukarıda adını saydığım üç yıldan birinde ve bu üç yıl içindeki üç aydan herhangi biri. Ama ayın 23 ü garanti.

***
Evet şu benim kaderimi belirleyen düğün.Annem atın üstünde.Bir genç delikanlı, üzengi elinde atı çekiyor .Davulcu bam baam bam deyu vurmaya,zurnacı diiiiyadiiyadii diye başlayınca üflemeye-Ben ne durumdayım bilemem ama- anamın atı kaldırıyor ön ayaklarını,başlıyor delilenmeye. Değil öndeki delikanlı ,Yusuf Pehlivan gelse zapt edemez. Üzerinde birkaç dakika durmak içinse değme jokey olmak bile yetmez!
Anam yuvarlanıyor aşağıya ,ben yuvarlanıyorum anamın karnından 6,5 aylık bir cenin olarak dışarıya.
Merhaba ey dünya! Merhaba ey insanlar!
Önce Yaradan’a tabii ,sonra da hayata tutunuşumu ,Çingene Sırmalı Hatun’a borçlu olmalıyım.Anneme bebek bakımı (cenin bakımı yani) ile ilgili bilgiler vermemiş olsaydı eğer,daha ilk günden kara toprağa karışırdım.Bu Sırmalı Hatun her köye gelişinde anneme uğrar, satar, alır, göz ucuyla da benim gelişmemi takip ederdi. Annemin bu bilge kadınla olan dostluğu ben köyden ayrıldıktan sonra da devam etmiş. Nur içinde yat sen elekçi Sırmalı Hatun.Nur içinde yat emektar, inatçı, güzel anam Nazile Hatun.Ne büyük bir Nimet ki,sizler Anadolu'yu, Anadolu da sizleri yoğurmuş.


Evet,Toros Dağlar'ndaki o inatçı çam ağaçları kayaların üzerine nasıl tutunmuşlarsa,ben de tutunmuşum bu hayata.Altı buçuk aylık cenin olarak dünyaya gelen ben 66 yıllık inatçı bir büyükbabayım şimdilerde. Şiirler,öyküler,deyişler yazıyorum ,gençlik yıllarımdan beri.Deli gönlümün her coşmasında ,üç telli bağlamamla, Anadolu Aşık geleneğini (karınca kararınca) yarınlara taşımaya çalışıyorum. Yazdığım şiirleri ve Deyişleri yüreğime doğan melodilere yüklüyorum.Kırkbeşe yakın eser meydana gelmiş,kırkbeş yılda.
Bir yerlerde Aşık Çeraği adını duyarsanız,O işte benim, dostlar.Dikkatle okur, huşu ile dinlerseniz,bu yüreğin sadece kendi bedeni için çarpmadığını hissedersiniz.
Kaf Dağı'nın ardında kalan hatıralarımı, garip kalan dağlarımı, özlemle yâdettiğim CANLARI'mı, dostluğu, barışı, Yaradana ve yaratılmışlara duyduğum büyük aşkı terennüm ediyorum eserlerimde.

'Umuyorum ki kusurlarımız affolur.''


Dağda doğdum,gözüm açtım dağlara,
Körpe yaşta düşürmüşler yollara,
Selam olsun Çeraği’den canlara,
Onlar göçmüş dağlarımı ararım.
Ararım da dağlarımı ararım,
Canlar yitmiş hatıralar ararım...

Aşık Çerağî | Şiirler | Türküler | Özgeçmiş

Erdoğan Özay